“There are two ways to live your life. One is as though nothing is a miracle. The other is as though everything is a miracle.” A.Einstein

Sabah uyandığımızda gözlerimizi açarız, aradaki kırpıştırmalar dışında uyuyuncaya kadar açıktır gözlerimiz. Etrafımızdaki, görüş açımızdaki her şeye bakarız. Tek bir günde bile milyonlarca nesne, şekil, renk, kompozisyon gözlerimizin kapsama alanına girer.

Gözlerimiz duyu organlarımızdan sadece biridir. Duyu organlarımızın tümü etrafımızı algılayabilmek için kullanabildiğimiz alıcılarımızdırlar. Gün boyu alıcılarımızdan gelen uyarıların ne kadarı anlam verdiğimiz birer algıya dönüşür? Her halde çok küçük bir kısmı olsa gerek. Alıcılarımızdan gelen uyarılar beynimizde anında işlenirler. Kimisi, daha önce kaydedilmiş başka algılarla ilişkilendirilir, yeni algılar elde edilir. Çoğunluğu herhangi bir ilişki bulamaz dolayısıyla da bir algıya dönüşmez. Bazıları o anda anlamlı bir algı olmamakla birlikte bir yerlere kaydedilir, daha sonra gelecek başka uyarılarla birleşip bir algıya dönüşebilir.

Bu süreci genelde yönetemeyiz. Kontrol etmek çok güçtür. Pek çok bilim dalı, metafizik yaklaşımlar, doğu, batı eski yeni tüm felsefeler ve toplum bilimlerimlerinin hemen hepsi bir yönüyle bununla ilgilidir. Elbette, konu fazlasıyla karmaşık. Neyi, nasıl algılayacağımızı belirleyen şeyler nelerdir? Aynı zaman diliminde, aynı toplum ve coğrafya içinde bulunan insanların, yorum farkları olsa bile algıladıklarının benzer olduğunu görürüz.Hatta, herkes aynı şeyi benzer şekilde algılasın diye çok emek sarfederiz. Okullar ve eğitim süreçlerimiz, dilimiz, kültürümüz, dinler, şehirler, sokaklar, gazete manşetleri, televizyon programları, aileler, kitaplar, sanat eserleri, moda rüzgarları ve başka her şey bizleri aynı uyarılarla benzer şeyleri algılayıp, aynı şeyleri düşündürüp benzer şekilde yorumlamaya ve davranmaya iter.

Toplumların genel algılama ve algıladıklarını değerlendirebilme düzeyleri başlı başına anlaşılması gereken çok önemli bir konu. Topluma, özellikle de toplumun çoğuna hitap etme isteğindeki her şey, bunu anladığı ölçüde başarılı olur. Çünkü ulaşabildiği ve etkileyebildiği kişi sayısı tamamen bununla ilgilidir. Ortak algılama düzeyi aynı zamanda iletişimin de altyapısını oluşturur.

Kazara birisi bir şeyi farklı algılarsa ya da genelde algılanmayan bir şeyi algılar, bir de bunu ifade ederse ne olur? Bu da çok karmaşık. Algılanan şeyin, genel algılama düzeyinden ne kadar sapma gösterdiğine bağlı olarak bu ifade başka bazılarınca da algılanır, bir çoğu tarafından da algılanmaz ya da aynı anlam verilmez. Peki, sapma daha fazla olursa ne olur? Tabii ki, algılayıp anlam veren kişi sayısı daha da azalır.

Güney Amerika yerlilerinin gelen İspanyol gemilerini duyularıyla gördükleri halde algılamadıkları iddia edilir. İlk bakışta saçma gibi geliyor, ama hiç de mantıksız değil. Yerliler bir gemi filosu görüp algılamaya hazır değildiler. Gözleriyle gördükleri imgelere anlam verecek durumda değildiler.

Günlük yaşantımız içinde gözlerimizin önünde olduğu halde algılamadığımız, fark etmediğimiz ne kadar çok şey var. Buna karşılık bir adım geri çekilip, gelmekte olan gemileri algılayan ya da gördüklerini tekrar yorumlayan ne kadar az kişi var. Yeni şeylerin peşine düşenler, çoğu zaman fark yaratanlar olur. Bilim insanları, tasarımcılar, yeni yöntemler geliştirenler, şu ya da bu şekilde toplumları değiştirenler genelde herkesin görmediği şeylerden bazılarını görebilenler olmuşlardır. Üstelik de bunlar başlangıçta çok küçük şeylerdir ama çok büyük etkileri olabilir.

Farklılık yaratan algılar, çoğu zaman zihinde bir ampulün birdenbire yanması gibi pat diye ortaya çıkıvermezler. Zamana yayılmış, biribirini tamamlayan bir dizi algının mevcut olması, kişinin bir noktadan itibaren bunun farkına varıp zihninde veya başka yerlerde ilişkili başka algılar olup olmadığını araştırma sürecine girmesi gerekir. “Şans hazırlıklı zihinlere güler” sözü de buradan geliyor olsa gerek. Zihnin, farklılıkları arayan, bulduğunu çöpe atmayıp, bir işe yarar mı acep diyerek sonra kullanabileceği bir yere yerleştirme alışkanlığına sahip olması gerekir. Bu anlamda kişi açısından taşınması kolay olmayan bir yüktür. Zihin bir kez böyle çalışmaya başladığında artık isteseniz de bunu değiştiremezsiniz.

Bundan 4-5 yıl önce bir panele konuşmacı olarak davet edilmiştim. Konu, iş dünyası açısından, bir meslek grubunun üniversite eğitimindeki yeterliliğin tartışılmasıydı. Dinleyicilerin çoğu muhtelif üniversitelerden öğretim üyeleriydi. Panel bittikten sonra, ülkenin doğu yarısındaki bir üniversiteden gelen bir kaç hoca ile oturup sohbet ettik. Uzun sözün kısası söyledikleri, pırıl pırıl öğrencileri ve iyi bir öğretim kadroları olduğu halde üniversitenin iş dünyası ile iç içe olamaması nedeniyle hem öğrencilerin motivasyonunu hem de eğitimi beklentilere göre yönlendirememenin sıkıntılarıydı.

Ertesi yıl başka bir panelde yine konuşmacılardan biriydim. Burada da konu, yine bu meslek grubu ve yaptıkları işlerin ülke dışına satılabilmesi, rekabet edilebilmesiydi. Bu sefer, Mısır, Hindistan, Ukrayna gibi ülkelerden de konuşmacılar vardı. Bu panelde net olarak ayırdına vardığım şey, halihazırda İstanbul’a yoğunlaşmış sektörün, İstanbul gibi bir metropolün tüm katma değer yaratmayan maliyet, trafik ve diğer zaman kaybına yol açan etkilerinin, söz konusu ürünlere ve bu ürünleri üretenlere yüklenmekte olduğuydu.

Kendilerini bu sektörün temsilcileri olarak gören irili ufaklı bir çok şirket yöneticisi ne zaman bir araya gelip sektör sorunlarını konuşsalar, ilk maddeye yetişmiş insan gücü eksikliği oturur hep. Buna bir türlü çare bulamazlar. Tek yapabildikleri, ofislerine döndükten sonra biribirlerinin iyi elemanlarını ayartmaktan ibarettir.

Mensubu olduğum şirket bu sektörün doğrudan bir parçası değil. Fakat şirketteki bölümüm bu sektör ile fazlasıyla ilgi
li. Dolayısıyla sektördeki tüm sorunlar aynı zamanda bölümümün de sorunu. Yetişmiş insan gücü, bunların şirkette ihtiyaç duyulan profiller ile uygunluğu, bu gücün üreteceği projelerin maliyetleri, belki de daha önemlisi, çoğu belli bir zamanda ve başarılı olarak hazır olması gereken projelerin zaman ve kalite yönünden garantilenmesi, yıllardır baş edilmesi gereken, kısıtlı imkanlarla yönetilmesi gereken en önemli sorunu oluşturmaktadır.

Ortada çözülmesi gereken bir sorun, bir sürü de algı var. Biribirinden bağımsız, hatta anlamsız görünen uçlar adım adım birleşti. Günün birinde, bize en yakın bir üniversiteyi aradım. Bir – iki toplantı yaptık vs. aynı frekansta değiller. Kısa bir süre sonra, ilkinden daha uzak en yakın üniversiteyi aradım. Yine bir-iki toplantı yaptık. Üniversitenin desteği ile, üniversiteden bir grup öğrenci seçip, okula mümkün olan en kısa mesafede bir ofis kiralayıp öğrencilerle doğrudan proje yapabilmeyi hayal ediyorum. Bu sefer bölüm başkanıyla vizyonlarımız birebir çakıştı. Dedi ki, üniversiteye yakın bir ofis olmaz, bizim bölümde, hatta benim odamın karşısındaki salonu vereceğim. Körün istediği bir göz, bulduğum dört göz misali oldu.

Sonrasında her şey çok hızlı gelişti. Üniversitenin makul bir aylık bedel ile sağladığı salon hızla bir uzak ofis haline geldi. Üç yüz öğrencinin içinden istekli ve kendini en fazla geliştirilmiş sekiz tanesi seçildi. Ders programları gözden geçirilerek uygun esnek çalışma zamanları tesbit edildi. Bölümümden yüksek motivasyona sahip bir elemanımız öğrencilere koçluk yapmak, burada yürütülecek projeleri yönetmek üzere görevlendirildi. Kısa bir eğitim ve bir deneme projesinin ardından, gittikçe zorlaşan gerçek projelere girildi. Bugünkü durumda, öğrenci sayısı onbir, bitişikteki salonu da üniversiteden alıyoruz. Sayı yirmiye çıkacak. Başlangıçtan itibaren 21 ay geçti. Biten proje sayısını onbeşten sonra saymayı bıraktım. Şirketimin bu operasyon ile sağladığı maddi tasarruf milyon doların epey üzerinde. İlk grup öğrencilerden bir kısmı çoktan mezun oldu. Daha mezun olmadan diğer üniversite mezunlarına fark atarak iyi işler buldular. Ofiste çalışan öğrenciler, bir öğrenci için çok iyi sayılabilecek maaş alıyorlar. Çalıştıkları gerçek projelerde hem okul bilgilerini pekiştiriyorlar hem de pek çok yeni şey öğreniyorlar. Zaman kaybı sıfır. On metre ötedeki sınıfından çıkıp, ofiste işlerinin başına geçebiliyorlar. Okulda akademik başarı belirgin bir şekilde yükseldi. Diğer öğrenciler için o ofise girip çalışabilmek bir yarış artık. Bölüm başkanı ve diğer hocalar, öğrencileri ve projeleri izliyor, eğitim içeriğinde sık sık değişiklikler yapıyorlar. Zaman zaman toplanıyoruz, filan ders, filan sınıfta okutulsa nasıl olur, bu yeni dersin verilebilmesi için ne gibi katkımız olur vs. Bu arada sektör hala tartışıyor yetişmiş insan gücü meselesini.

Gelelim bizim şirkete. Modeli, iyi iş gücünün, yerinde, çok ucuz maliyetle, kayıpsız, kaliteli ve tam başarılı sonuç verecek şekilde bulunup kullanılması olarak özetlersek, bu bilgiye ilk sahip olan şirketimin, bu modeli uygulamaya müsait diğer bölümlerinin de hemen işe girişmesi gerekirdi. Fakat öyle olmadı. Algı alanlarının öyle uzağında kaldı ki, modeli sadece benim bölümüme has bir şey sandılar. Oysa gemiler şişmiş yelkenleriyle ve tüm azametleriyle oradalar, üstelik de gerçekler. Ama şans, hazırlıklı zihinlere güler. Amacım, naklettiğim olayın detaylarını anlatmak değil. Ne şirketin, ne üniversitenin, ne de bölümün bu aşamada bir önemi yok. Aslında buna benzer çok hikaye oldu bugüne kadar dağarcığımda. Günün birinde, bir yerlerde, keyfim de yerinde olursa yazarım belki. Amacım, farklılığın yaratılma sürecine canlı ve başarılı bir bir örnek vermekti sadece. Aynı zamanda, duyuların algılamak için yeterli olmadığını, alıcılarımızın ilettiği binlerce, milyonlarca şeyin algıya dönüşmesi durumunda ne büyük farklar yaratılabileceğini vurgulamak istedim.

Mevcut toplumsal iletişimimizin, gündemlerimizin tüm gücüyle köşelileştirmeye çalıştırdığı düşünce kalıplarından az etkilenmiş insanlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Benim bir sayfada anlatmaya çalıştığımı Einstein tek bir cümleye sığdırıvermiş:

“Hayatınızı yaşamanın iki yolu vardır. Biri sanki hiç bir şey olağanüstü değilmiş gibi, diğeri ise sanki her şey bir mucizeymiş gibi yaşamaktır.”

Tags: ,

3 Responses to “Gemileri Görmek” Subscribe

  1. beste 07/02/2010 at 20:54 #

    5 tane at sayabildim resim cok guzel:) Hersey mucizeymis gibi gorenlerden oldugum icin kendimi sansli sayiyorum. yaziniz tekrar tekrar okunasi, cok sey anlatiyor. Kaleminize saglik…

  2. Bilgi 08/02/2010 at 11:20 #

    “Şans hazırlıklı zihinlere güler”.. ilk kez duyuyorum, ancak unutmayacağım.
    Karlıtepe resimi de bir harika. evet 5 at var gibi. Ancak at denmese görür müydüm acaba? Sevgiler, Bilgi

  3. yaşar 08/02/2010 at 13:33 #

    zahmet edip yazıyorsunuz,bilgilerinizi paylaşıyorsunuz,genç insanlar için yol gösterici güzel bir yazı.(sadece atları görüp kaplanın üzerindeki yazıyı farketmemek olmaz tabii).Elinize sağlık.

Leave a Reply

Yine Zeytin Lezzeti

Bahçemizdeki Karamürsel-Su çeşiti zeytinleri iyice kararmadan toplayıp kalamata yapmak üzere salamuraya koymuş, Samanlı çeşitini ise iyice olgunlaşıp biraz su kaybetmesi […]

Zeytin Zamanı – 5

Aralık başı itibarıyla tüm zeytinler toplandı. Havalar uygun olsaydı dostlarımızı da davet edip zeytin toplama şenliği düzenlemeyi düşünüyorduk ama olmadı. […]

Hurma Zamanı

Geçen yıl hurma ağacımızdaki meyveleri toplamış, eşe dosta dağıttıktan sonra geriye kalan 150 kg kadar meyveyi ziyan olmasın diye yardımcımıza […]

Hurmayı kurutsakta mı saklasak…

Cevizler, kestaneler, zeytinler, inşaat işleri, bahçe bakımı ile ilgilenirken, hiç bir şey beklemeden sessizce meyvelerini sunan sevgili Hurma ağacımızı hakettiği […]

“Afedersin Kalamata”

22/11/2007 Üvez, kestane derken, hasat sırası gözümüz gibi baktığımız zeytinlere geldi. Köyde hemen herkesin bir zeytin bahçesi ya da bahçesinde […]