Konferansın son bölümünü yayınlıyoruz

İklim Değişikliği, GDO’lar ve Ne yapmalı…

Kuşkusuz, iklim değişikliği gezegenin karşılaştığı en büyük tehdit. 1992 yılında, B.M’nin İklim Değişim Çerçeve Anlaşması imzalandığından bu yana devletler düzeyinde kesinlikle hiç bir faaliyet olmadı.

 ABD, tabii ki bu konuda hiç bir harekete kalkışmama kararı aldı ve şimdi sanki harekete geçiliyormuş gibi bir izlenim verme girişimi var. Aslında rakamlar öylesine acıklı ki, 2020’ye kadar %4 azaltma taahütü yapıldı.

Tüm bilimsel gerçekler kirliliğin milyonda 350 parçacıkla sınırlı kalması için ki, bu sıcaklık artışını 2 derecelik sınır içinde tutabilmekle eş değer. Zengin ülkelerin %90’lık bir azaltmaya gitmesi gerektiğini söylüyor. Kopenhag’a çok az bir zaman kaldı, iki ay bile değil, birbuçuk ay. Hiç bir taahhüt olmadığı gibi, aslında bir geri çekilme var.


Bangkok’ta tarafların buluştuğu bir konferans, bir kongre yapılıyor. Ve ABD, konuşmuyor, ABD çok akıllandı, kendisi konuşmuyor, uluslararası görüşmelerde pis işlerini Kanada ve Avustralya’ya yaptırıyor.

Telafiden, iptal etmekten söz ediyorlar, yalnızca Kyoto protokolünü değil fakat iklim sözleşmesini iptal etmekten ve yerine çift taraflı piyasa dostu çözümler getirmekten söz ediyorlar.

Bu kimseyi şaşırtmamalı, 20 yıllık küreselleşme ve şirketler hakimiyeti, hükümetleri şirket devletlerine dönüştürdü. Halkın, halk tarafından, halk için olan demokrasi, artık şirketlerin, şirketler tarafından, şirketler için olanına indirgendi. Ve şirketler, kendi kirlilik sınırlarının yine kendileri tarafından belirlenmesini garantilemek için hükümetlerin kuklalar gibi hareket etmesini sağlayacaklardır.

O halde iklim değişikliğine nasıl tepki oluşturacağız. Demek istediğim, bazı veriler en geç yüz yıl içerisinde gerçekleşeceği varsayılanların şimdiden gerçekleştiğini gösteriyor.

 Himalayalardaki buzulların giderek gerilediğini biliyorum, benim Ganga buzulum, Gangotri buzulu yılda 23 metre geriliyor.  Seyahatler yaptım, Himalaylardaki iklim değişikliğini incelemek üzere Himalayalar’a uzun ve zorlu seyahatler yaptım; ve Ladakh çöl eyaletinde şimdi kar yağmıyor, yağmur yağıyor. Asla yağmur görmemişler, çöl orası, evler, köyler suyla sürüklenmiş.

Kısacası bu gelecek bir tehdit değil, bugün insanlar ölüyor, büyük bir kuraklık yaşadık, bu yıl Hindistanın hasadının %50’si gitti. Kalan ekini hasat ederken seller bastı, güney Hindistan’da bu aşırı seller yüzünden 300 kişi hayatını kaybetti. İnsanlar ölüyor, Burma’daki Nargis kasırgasında 100.000 kişi öldü, Aila kasırgasında yaklaşık 500 kişi öldü. Öyleyse bugün bir ölüm kalım meselesinden söz ediyoruz.

Tek bir çıkış yolumuz var, maalesef çok az çevreci bu yola giriyor. Zaman dar ise, herhangi bir çözümü, bu çözüm her şeyi daha da kötüleştirse bile kabullenmeyi düşünüyorlar.

Yanlış çözüm önerileri arasında:  ABD’deki “Royal Academy of Science” yapay volkanlar yaratmaktan, Nobel ödülü almış biri güneş ışığını bloke etmek için gökyüzüne sülfür salmaktan bahsediyor.

Başkan Bush, sanki sorun güneşteymiş gibi, güneşe parlamamasını söyleyecek aynaların gökyüzüne yerleştirilmesi gibi devasa bir planı finanse etmek istedi. Ve elbette benim arkadaşlarımın bir çoğu ki, çok iyi, çok sıkı çevreciler, ancak ellerini hiç toprağa değdirmemiş, doğadan hiç ders almamış, doğanın direncini hiç öğrenmemiş bu arkadaşlarım yalnızca Genetik Mühendisliğinin bizi kurtarabileceğini söylüyorlar.

Onlara Genetik Mühendisliğinin dirençli, iklime dayanıklı özellikler yaratamayacağını, çünkü bunların karmaşık özellikler olduğunu söylemeliyim.

Şu ana kadar Genetik Mühendisliğinin elindeki araçlar karakter özelliklerinden yalnızca tek bir genin yerini değiştirmekle sınırlı ki, zaten bu yüzden yalnızca Round-up’a dayanıklınınız ve yalnızca BT toksininiz var.

Aslında Round-up’a dayanıklı ekinlerin kendisi iklim değişikliğinin başlıca nedenlerinden biri oluyor. Amazon’a ne yaptıklarını görebilseydiniz, ciğerimiz, akciğerimiz, yüreğimiz olan yağmur ormanlarını kesiyorlar. Arjantin’de, Paraguay’da küçük köylülerin yerlerini değiştirip ormanları kesiyorlar.

Ondan sonra Monsanto Round-up’ı bir iklim çözümü olarak sunmak üzere ve gezegeni daha hızlı zehirlemek için denkleştirme kredileri alabilmek için iklim görüşmelerine gelme küstahlığını gösteriyor.

Genetik Mühendisliği bize iklime dayanıklı özellikleri vermeyecek, bunu çiftçiler ve doğa veriyor. Navdanya’daki tohum bankalarımızda, kuraklığa dirençli yüzlerce ekin çeşidini koruyoruz, örneğin bu yılki kuraklıkta bunlardan dağıttık, tuza dirençli çeşitler, sele dirençli çeşitler, 18 feet (yaklaşık 5.5 metre) uzayabilen pirinç çeşitleri ki Ganj havzasındaki bir su baskınında dik durarak hayatta kalıyor.

Bu çeşitleri çiftçiler yavaş yavaş evrimleştirerek geliştirmiş, şimdi şirketler kendilerinin geliştirmedikleri, mühendisliğini yapmadıkları bir şey için patent alıyor. 530 patent, tohum kaynaklarımızı kontrol altına almak isteyen 5 tane gen devinin elinde.

İşte bu yüzden Dünya Ticaret Örgütünün fikri mülkiyet hakları kurallarını yarattılar; işte bu yüzden ülkeleri Genetiği değişitirilmiş organizmaları benimsemeye zorlamak için serbest ticaret yasalarını yarattılar.

Davalar var, Monsanto Avrupa yurttaşları GDO’lara hayır dedi diye ABD hükümetini Avrupa’ya dava açmaya zorladı. Beş hükümet “üzgünüz, bunu istemiyoruz” dedi, hem de laf olsun diye değil, bilime dayanarak. (1)

Avusturya kendi çalışmalarını yaptı, kobay farelerde muazzam seviyede kısırlık gözlendi, Fransa kendi araştırmalarını yaptı ve ikinci nesilde kesinlikle genomun kararsız olduğunu gördüler.

Bu ekinlerin ne olacağı konusunda hiç bir öngörü yok. O halde serbest ticaret, aslında benim görüşüme göre istemediğinizi almaya zorlayan zorunlu ticarettir. Gerçek serbest ticaret özgür toplumların yeryüzü sakinleri olarak yaptıkları şeydir.

İşte bu yüzden burada yerel besin ekonomileri dahil yerel ekonomileri yaratan tüm girişimleri kutluyorum.

İnanıyorum ki, belli bir zamanda, dinazorlar ölüyorsa, öldükleri için insan üzülmemeli. Bırakalım soyları tükensin, yeni dünya esnek, uyumlu ve küçüğe dayanarak doğacak. Çok uzun bir süredir, her şey Wal-Mart hipermarketi raflarında olmadıkça alışveriş yapamayacağımıza, tüm tohumlar Monsanto’nun elinden olmadıkça bunların tohum sayılmayacağına, dünyanın tüm tahılı Cargill tarafından alınıp satılmadıkça gıda bulamayacağımıza inandırıldık.

Tanrıya şükürler olsun, hepimiz biliyoruz ki her toplumda, her toprak parçasında, her ekolojik sistemde besin üretme potansiyeli vardır ve hatta dahası her toplumda özgürlüğünü kazanma potansiyeli vardır.

Öyle bir dönemdeyiz ki burada söz konusu olan türlerin özgürlüğü, gezegenin türleri beslemek için evrimleşme özgürlüğü, insanların ne yiyeceklerine, toplumlarını nasıl sürdüreceklerine özgürce karar verme özgürlüğü; işte serbest ticaret anlaşmaları dedikleri şeyle bizden almaya çalıştıkları şey tam olarak bu özgürlüktür.

Gandi’den pek çok ders almışımdır, bunların ilki küçük olanın yüceltilmesidir. Bu şirketlerin yiyeceğimiz ve sağlık malzemelerimiz üzerinde tam bir hakimiyet kurma gündemi olduğunu öğrendiğim zaman, eski nesillerin diğer imparatorluklar karşısında ne yaptıklarını düşündüm.

Gezegenin %80’ninde hüküm süren bir Britanya İmparatorluğumuz vardı. Gandi çıkrığı çekip çıkardı, top güllelerine silahla cevap vermedi, top güllelerine dokumayla cevap verdi ve o zaman insanlar “bu küçücük tahta parçasının sana özgürlük getireceğini mi sanıyorsun” diyerek güldüler.

 O ise “özgürlük getirebilecek tek şey bu” dedi, çünkü “öyle küçük ki, en küçük, en ufacık, en kenarda köşede kalmış kadını işin içine katabilir. Hindistan’daki her kulübeyi devrim merkezi yapabilir” ve tam olarak da öyle oldu.

Ve bu yüzden çıkrık, tohum toplamaya ilham oldu. Gandi’den aldığım bir başka ders nedeniyle bana göre tohum bugünün çıkrığıdır.

Kölelik ve şiddet yaratacak, adil olmayan bir kural konulduğunda, bu adaletsiz yasaya hayır demek görevinizdir. Buna “satyagraha” adını verdi, gerçeğin gücü, gerçeğin baskısı, gerçeği söyleme yükümlülüğü. İlginçtir ki bunu ilk kez Güney Afrika ziyaretinde, rejim halkı ırk ayrımcılığına zorladığı zaman 11 Eylül’de uyguladı. O ve diğer bir grup Hintli “bizi ırkımıza göre tanımlayan kimlik rozetlerini takmıyoruz. Bizler bir ülkenin yurttaşlarıyız. Rengimize bakmaksızın eşitiz” dediler. Ve ilk defa o zaman gerçeği dayatmak için “satyaghara” sözcüğü kullanıldı.

Elbette Hindistan’a geri döndüğünde, Britanyalıların tuz tekeli kurmaya çalıştıkları sırada da kullanmaya devam etti. Kumsala yürüdü, denizden tuzu aldı ve “doğa bunu karşılıksız veriyor, hayatta kalmak için ona ihtiyacımız var, tuz yapmaya devam edeceğiz, sizin tuz yasalarınıza uymayacağız” dedi. Sonunda Britanya İmparatorluğu tuz yasalarından vazgeçmek zorunda kaldı.

Bu sebeple onun “satyagraha”sından ilham aldım, Navdanya’yı kurduğumuz günden beri üye olmak için çiftçilerin imzaladığı taahhüdün üzerinde, 500.000 üyemiz var, ücret ödemeleri, ya da üyelik aidatı vermeleri gerekmiyor, sadece “Bizler tohumları doğadan ve atalarımızdan aldık, bunları gelecek nesillere devretmek ve evrimin devam etmesine izin vermek bizim görevimiz, o halde bizi bu ahlaki, ekolojik, tohumlarımızı biriktirme ve tohumlarımızı değiş tokuş etme görevimizi gerçekleştirmekten alıkoyacak bir yasaya asla itaat etmeyeceğiz” yazan taahhüdü  imzalamaları gerekiyor.

Zihinlerimiz, son bir kaç yıldır şirket yetkilerinin zenginleşmesine, DTÖ gibi büyük, sayısız, demokratik olmayan kurumların yaratılmasına, büyüğün kaçınılmaz olduğuna, ve büyüğün kibar ve hayırsever olduğuna, büyüğün alternatifi olmadığına alıştırıldı. Fakat oyuncularınızın sayısı bağlamında büyük kaçınılmaz olarak küçüktür.

Büyüğün egemenliğinde tohumlara hakim olmak isteyen 5 şirket var, beşi uluslararası yeşil ticareti, beşi sağlıklı yiyecekleri abur cubura ve zehire dönüştürme sürecini yönetiyor, beşi suyu alıp özelleştiriyor. Aslında çok küçük. Olağanüstü olan şu ki, biz bu gezegende 300 milyon türüz, biz bu gezegende 6 milyar insanız, işte bu küçüklerin ağıdır. Küçüklerin geniş ağı enerjisini ve gücünü salıverdiği zaman şirketlerin açgözlülüğüne ve devletlerin çaresizliğine galip gelecektir.

O halde enerjinizi salıverin, teşekkür ederim.

(1) cable 07PARIS4723, FRANCE AND THE WTO AG BIOTECH CASE

 

Konferansın orijinalini video olarak bu adresten izleyebilirsiniz.

Bu konferansta söz edilen konuların bazıları V.Shiva’nın Yeryüzü Demokrasisi kitabında detaylı olarak yer almaktadır.

Tags: , , , ,

4 Responses to “Yeryüzü Demokrasisi -3” Subscribe

  1. Merkal 13/01/2011 at 14:31 #

    İsmail bey, yazıların çok,çok güzel. Teşekkürler.
    M.Erkal

  2. qokhan 13/01/2011 at 23:24 #

    Emeğinize sağlık üstad…

  3. sessizbahe 15/01/2011 at 14:20 #

    Sabırla, özenle çevrilmiş ve her satırı büyük derslerle dolu bu çalışmayı bize kazandıran Meyvelitepe Sitesi’ne binlerce teşekkür. Emeğiniz ve kaleminize sağlık.

  4. Pinar 26/01/2011 at 22:27 #

    Paylastiginiz icin cok tesekkurler.

Leave a Reply

Yine Zeytin Lezzeti

Bahçemizdeki Karamürsel-Su çeşiti zeytinleri iyice kararmadan toplayıp kalamata yapmak üzere salamuraya koymuş, Samanlı çeşitini ise iyice olgunlaşıp biraz su kaybetmesi […]

Zeytin Zamanı – 5

Aralık başı itibarıyla tüm zeytinler toplandı. Havalar uygun olsaydı dostlarımızı da davet edip zeytin toplama şenliği düzenlemeyi düşünüyorduk ama olmadı. […]

Hurma Zamanı

Geçen yıl hurma ağacımızdaki meyveleri toplamış, eşe dosta dağıttıktan sonra geriye kalan 150 kg kadar meyveyi ziyan olmasın diye yardımcımıza […]

Hurmayı kurutsakta mı saklasak…

Cevizler, kestaneler, zeytinler, inşaat işleri, bahçe bakımı ile ilgilenirken, hiç bir şey beklemeden sessizce meyvelerini sunan sevgili Hurma ağacımızı hakettiği […]

“Afedersin Kalamata”

22/11/2007 Üvez, kestane derken, hasat sırası gözümüz gibi baktığımız zeytinlere geldi. Köyde hemen herkesin bir zeytin bahçesi ya da bahçesinde […]