G DO yiyen hayvan ve ürünlerinin etiketlenmesinin dünyada uygulanmaması sebebiyle ülkemizde de uygulanmadığı söyleniyor. Bu da, bizlerin bu ürünleri GDO yemeyen hayvan ürünlerinden ayırt edebilmemizi engelliyor.

Bizim kanunumuzda, yem amaçlı bile olsa  “tüketicinin tercih hakkının ortadan kaldırılmaması” gibi bir tanımlama varken bazı GDO’ların girişine izin verildiğini biliyoruz. Bu durumda tercih hakkımızı kullanmanın da bir yolu olmalıydı diye düşünüyorum, aksi halde söz konusu kanunla çelişirdi.

Son kararların ardından bir çok kişi ciddi ve tuhaf bir kaosun içine düştü. Bir çok tüketici firmaları arıyor ve GDO’lu girdi kullanıp kullanmadıklarını, hayvanlara ne yedirdiklerini soruyor. Firmalardan kimi hiç cevap vermiyor, kimi telefonla GDO kullanmıyoruz diyor, fakat yazılı cevap vermekten kaçınıyor, kimi de yazılı olarak GDO kullanmadığını beyan ediyor.

Sosyal medyada binlerce kişi, yazılı olarak GDO kullanmadığını beyan eden firmaların ve sattıkları ürünlerin listesini yapmaya çalışıyor. Gıda alışverişine gidenler mümkün mertebe buna göre alış veriş yapıyor.

GDO kullanmadığını beyan eden firmalara neden etiketlerinde “GDO içermez” ibaresini yazmadıklarını soruyoruz. Bazıları yasak olduğunu sanıyor, oysa değil. Kiminin de işine gelmiyor elbette, etiketsiz kalabalık içinde kaybolarak satışına devam etmek istiyor. Organik sertifikalı yiyecek almaya, ya da kendi yiyeceğini üretmeye herkesin imkanı yok. Zaten tüketiciler için aşırı pestisit kullanımı bir sorun iken, bir de GDO’nun gelişi çok karamsar bir durum yarattı.

Komik ama acı durumlarla da karşılaşıyoruz. Örneğin, Pınar’a ürünlerinde GDO girdisi kullanıp kullanmadıklarını sorduk. Cevap “hayır” oldu, hayvan yemlerini “Çamlı Yem”den aldıklarını ve GDO’suz olduğunu belirttiler. Ne güzel diye düşündük, sevindik. Lakin kuşkunun gölgesindeyiz ya, hadi emin olalım diyerek bu defa da Çamlı’yı aradık ve aynı soruları sorduk. Çamlı Yem, “Tarım Bakanlığının ithaline izin verdiği girdileri kullanıyoruz” diye yazılı yanıt verince aklımız da, ortalık da karıştı. Bu cevap, “izin” sebebiyle doğal olarak GDO’ları da kapsıyor. Tekrar Pınar’a döndük ve Çamlı’nın yazılı beyanından GDO’lu yem  kullandığının anlaşıldığını belirttik. Bu sefer firma (Pınar) hem telefonla hem de yazılı olarak GDO’lu girdi kullanmadığını beyan etti. Fakat, firmanın yem olarak değil de yetiştiricilerden süt olarak aldığı girdilerin durumuna açıklık kazandırmamış oldu. Tüm bu yazışmalar oldukça büyük ve her gün büyüyen bir grupla paylaşıldığında ise durum tamamen güvensiz. Artık, yazılı beyana rağmen büyük bir çoğunluk Pınar’ın ürünlerinin GDO’lu olduğu izlenimine sahip.

Tüketici ne yapıp edip tercihini kullanmaya, bir çıkar yol bulmaya çalışıyor. Bu durum dünyanın diğer ülkelerinde de farklı değil. Herkes kendisi için olmasa da çocukları, torunları için ne olduğunu bilmediği bir riski almak istemiyor. Söz gelimi Avrupa’da insanların %94’den fazlasının ne yediğini bilmek istedikleri ve %70’den fazlasının doğrudan ya da dolaylı GDO’lu yiyecek istemedikleri belirlendi. Bu bilgiyi, GDO karşıtı bir aktivist organizasyondan değil de Monsanto şirketinin kütüphanesinden dahi edinebiliyoruz (1).

Greenpeace’in imza kampanyasını saymazsak ülkemizde yapılmış herhangi bir istatistik henüz yok. Biyogüvenlik kurulunun kamuoyu görüşü toplama aktivitesi oldu, ama burada toplanan görüşler hakkında kamuoyuna herhangi bir geri bildirimde bulunulmadı. Kurul kararlarında kamuoyu görüşleri de alındı deniyor, belki de çok daha fazla sayıda kişi “biz gdo istiyoruz, gdo ile beslenelim” dediler, bilemiyorum.

Şayet kamuoyu çoğunlukla GDO tüketmek istediğini belirtmişse bile istemeyenlerin, hatta isteyenlerin, tercihlerini özgürce kullanabilmeleri, market raflarındaki kutulara, şişelere bakarken içlerinde ne olduğunu bilmemenin korkusunu yaşamamaları gerekir. Aksi halde, GDO lobisine göre gayet sağlıklı, hatta daha iyi, çoğunlukla “bilim” olarak adlandırılan bu ürünlerin, insanlara bilgi vermemek suretiyle ve farkettirilmeden yedirilmesi durumu oluşurdu ki, hukukunu bilemem ama, bunlara izin kararını çıkaranlar vicdani olarak ağır bir sorumluluk yüklenmiş olurlardı diye düşünüyorum.

Tüketicinin kendi çabasıyla, ilan edilmeyen, bazen yalan yanlış da olabilen, bilgileri edinmeye çalışarak tercih hakkı yaratmaya çalışmaları arzulanan bir durum olmamalıydı. Olması gereken tüketicinin tam ve doğru bilgiye sahip olması ve özgürce karar verebilmesiydi.

Aylar önce Yem Sanayicileri Biriliğine sormuştum, niye GDO ithal etmek istiyorsunuz diye. Bana yanıt olarak GDO ların nasıl da sağlıklı olduğunu ifade eden, bu tür soruların kendilerine göre yanıtlarını genel olarak içeren bir mektup göndermişlerdi. İster istemez, içinde GDO geçen her soruya, muhtemelen önceden hazırlanmış bu mektubu otomatik olarak gönderdiklerini düşündüm.

Bir çok şirket ve kurum, başta GDO üretenler, takiben, bu ürünlerin insanlara ulaşmasında etkili olan onay kurumları GDO’ların sağlıklı olduğunu ve diğer GDO’suz ürünlerle aynı özelliklerde olduğunu iddia ediyor. Muhtelif bilimsel makalelerle de tüketiciyi ikna etmeye çalışıyorlar. Öne sürülen makalelerin hepsi, GDO’nun, bakılan besin değerleri vb. açısından GDO’suzlarla aynı olduğunu söylüyor. Kimi, bazı eşik değerleriyle kıyas sonucu GDO genlerinin tüketenlere geçmediğini, kimi geçse bile bunun problem yaratmadığını söylüyor.

Basına yansıdığı kadarı ile en son, Sn.Tarım Bakanımızın “GDO’lar hayvanlara zarar verir ama sütüne geçmez, böyle bir bilimsel çalışma yok” dediğini hatırlıyorum.

Oysa, tam tersini gösteren bilimsel çalışmalar da mevcut (2)(3). Kabul etmeliyiz ki, GDO lar, adı üzerinde doğada kendi başına oluşma ihtimali olmayan sahipli ve patentli varlıklar. Bunlar üzerindeki bilimsel çalışmalar da söz konusu sahiplik nedeniyle sahiplerinin kontrolü altında ve oldukça kısıtlı.

GDO lobisi, biyoteknoloji ile canlıların değiştirilmesini “bilim“, bunları destekleyenleri “bilim taraftarı“, karşı çıkanların da “bilim karşıtı” şeklinde lanse ediyor.

Kabul edilmeli ki, bilim çok yönlüdür, genel bir kesinlik yoktur, sürekli devinim ve gelişim içindedir, yapılan araştırmalar hep belli koşullara bağlıdır, bugünün çok mantıklı ve olumlu gibi görünen bir gelişimi geleceğin felaketi de olabilir. Kaldı ki, bilim her zaman toplumların yararına kullanılmıyor, böyle bir amacı da yok. Kim hangi maksatla finanse etmiş ise o maksat için çalışıyor. 

Yoğun DDT’ye maruz kalan bu kızlar “bilime” güvenerek nasıl da mutlu görünüyorlar. Sonra ne oldu acaba onlara?

1948 yılı tıp alanında Paul Müller’e DDT keşfi için verilen Nobel ödülünü hatırlayalım. DDT’nin yasaklandığı 1970’li yıllara kadar canlılarda ve çevrede nasıl bir tahribata yol açtığını gösteren bir istatistik mevcut değil. Fakat, yasaklanmasının üzerinden geçen bunca zamana rağmen Antartika’da yakalanan penguenlerin dokularında hala DDT’ye rastlandığını öğreniyoruz. DDT bunca yıldır kalıcı olmuş olmasına, lakin dikkat , vaktiyle çevreye salınmış toplam DDT miktarı artmıyor, sadece yayılmaya devam ediyor. Oysa GDO’ların miktarı ve etkileri DDT gibi kullanım ve üretimle sınırlı kalmayacak. Yaşam ağı sebebiyle kontrolsüz ve geometrik olarak artacaklar ve maalesef üretim ve kullanımından vazgeçilse ve üzerinden yıllar geçse bile geri dönüş olmayacak.

İnsanlık son bir kaç yüz yılda, bilgi birikimini kullanmak suretiyle çok büyük güçlere sahip olmayı başarabilmiştir. Bazılarımız bunu medeniyetin ilerlemesi diye nitelendirme yanılgısına düşüyorlar. Oysa, düşünme, değerlendirme, karar verme, sağduyu, içgüdüler, diğer duygusal tepkiler (insanı insan yapan tüm özellikler) bakımından 10 bin yıl önce neysek şimdi de oyuz. Bir farkla ki, artık elimizde ok-yay değil, tüm canlıları, hatta gezegeni yok edebilecek güçler var.

GDO özelinde çok küçük bir iki gerçeğe bakacak olursak, geçen yaz ABD’nin beş eyaletinde BT Mısıra dayanıklı mısır kök kurdu türedi. Bu yüzden çiftçiler her zamankinden daha fazla pestisit kullanmak zorunda kalıyorlar. Monsanto bu dayanıklılığı alt edecek yeni ve daha güçlü bir toksik gen hazırlamaya çalışıyor. Artık organik tarımın en önemli silahlarından biri olan B.Thuringiensis bakterisinin etkisini yitirmesi ve bunun da organik tarımın sonu olması olasılığı söz konusu. Son yıllarda “Roundup Ready” GDO’lara karşı “superweed” olarak adlandırılan yeni dirençli yabani ot türleri ortaya çıktı. Aynı şekilde çiftçiler “roundup”ın yanısıra çok zehirli başka yabani ot öldürücüleri de kullanıyorlar. GDO şirketleri bu direnci “Agent Orange” ile aşabilmek için geçtiğimiz Aralık ayında yeni gen başvurularında bulunmuş. Hatırlayacağınız üzere “Agent Orange”, Vietnam savaşında bitki örtüsünü yok etmek için kullanılmıştı. Besin yetişen tarlalarda “Agent Orange” kullanımı olasılığı bile yeterince ürkütücü olmakla beraber, atılmak zorunda kalınacak bir sonraki adımı düşünmek bile istemem.

Başta GDO lobisinin üst düzey yöneticileri olmak üzere, gelir durumu yüksek bir tabaka ve üst düzey bürokratların kendileri ve aileleri

için sadece organik ürünler tükettiklerini düşünüyorum. Organik üretimin desteklenmeyip marjinal tutulmasının, fakat yok da edilmemesinin sebebi de bence bu. Korkarım, kendi bindikleri dalı da kesmek üzereler.

Bu yazıda bütün bunları bilimsel yönden GDO iyidir, değildir mânasında söylemde bulunmak için yazmıyorum. Farklı bakış açılarına göre farklı doğrular olabileceğini, bilim açısından da durumun böyle olduğunu vurgulamak için yazıyorum. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de insanlar ne yediklerini bilmek, özgürce karar verebilmek istiyorlar. Kurumların üzerine düşen temel görevlerden biri, her şey bir yana, bunu sağlamak olmalı.

Bu konunun diğer bir boyutu ise, yem, gıda ve tohumlara kamuoyuna rağmen verilen izinler, insanların bilmeden tüketmelerini zorlayan uygulamalar ve denetimlerin nasıl tatbik edildiği ile ilgili. Ne yazık ki GDO lobisinin bu konudaki karnesi kamuoyu açısından çok parlak değil. Öyle ki, bu karne en çok da, onay ve izin veren mercileri zan altında bırakıyor. Bu da kamuoyu vicdanında kontrol edilemeyen yargı ve kararlara sebep olabiliyor.

2000 Aralığında patlak veren “Starlink” skandalını bilenler vardır. ABD’de (bile) sadece yem olarak kullanımına izin verilmiş bir genin, bir Kraft ürünü sebebiyle Taco Bell yiyeceklerinde tesbit edilmesiyle ilgiliydi.

“Wikileaks” belgeleriyle Avrupa Birliğine GDO’ların kabul edilmesi için yapılan baskıların ortaya çıktığı biliniyor. Benzer şekilde ülkemizde de girişimler olduğu yine “Wikileaks” belgeleriyle ortaya çıktı (4). 05ANKARA862 referans numaralı belgenin 6,7 ve 8.maddeleri gerçekten toplum açısından yaralayıcı girişimleri anlatıyor ve bugünkü durumu da anıştırıyor.

Bugüne kadar verilen onaylarda bazı denetimlerden söz ediliyor. Maalesef denetimler bakımından da karnemiz o kadar iyi değil. Türk Deltapine olayında şirketin el değiştirilmesi sırasında yapılan olağan SEC (Securities and Exchange – Menkul Kıymetler Borsası) denetiminde 2001 – 2006 yılları arasında Türk Tarım Bakanlığı görevlilerine, bazı denetimlerin yapılmaması karşılığında 43 bin dolar tutarında nakti ve ayni değer transfer edildiği tesbit edilip, bu aksiyon rüşvet sayıldığı için firmaya 300 bin dolar ceza kesildiği bildiriliyor (5)(6). Bunun duyulmasının ardından bu rüşvet meselesi ülkemizde de dillendirildi, suç duyurularında bulunuldu. Sonradan öğrendiğim kadarıyla kısa bir soruşturma sonunda kovuşturmaya gerek olmadığı sonucuyla konu kapatıldı. Muhtemelen 43 bin dolar değerinin oldukça küçük olması bunda etkili oldu. Değer küçük olabilir fakat yapılmayan denetimlerin sonuçlarının boyutu hakkında bir fikrimiz yok.

Adı geçen şirketin o dönem ülkemizde transgenik pamuk tohumu da yetiştirdiği söyleniyor. Aynı zamanda terminatör gen teknolojisine de sahip olan bu firma Monsanto tarafından satın alınmıştı. Şimdi akla gelen soru haliyle, ülkemizde halen yetiştirilmekte olan pamukta yapılmayan denetimler sebebiyle genetik kirlenme oluşup oluşmadığı oluyor.

İkide bir Zambia örneğinden söz ediyoruz. O dönemde açlık çekiyor olmalarına rağmen GDO mısırı kabul etmemişlerdi. Zambia yönetimi bahane olarak “çiftçilerimiz bunları eker, kendi mısırlarımız da kirlenir” demiş, bunun üzerine aynı mısırın öğütülerek verilmesi teklif edilmişti. Ancak onlar, buna rağmen söz konusu yardımı reddetmişlerdi. Bu durum GDO’ların açlığı bitireceği sloganına karşı önemli bir hayal kırıklığı olmuştu. İlgili belge Monsanto İngilterenin kütüphanesinde mevcut (7). Bizim ülkemizde denetimlere çok güveniliyor olmalı ki, Zambia’ya önerilen öğütülerek ülkeye sokulması gibi bir şart dahi getirmemişiz.

2009 yılında DTMA (Afrika Kuraklığa Dayanıklı Mısır) programı, Zambia Tarımsal Araştırmalar Enstitüsünü (ZARI), yerel tohumların ıslahı ile Afrika’ya uyumlu ve yüksek verimli tohumlar elde etmedeki başarıları sebebiyle ödüllendirdi. Bu tohumlarla 2013 yılında %30 daha yüksek verim alınacağı bildiriliyor.

Ne olur ne olmaz diye DTMA programının yaklaşımını öğrenmek üzere program lideri Dr.Wilfred Mwangi’ye yazdım, çalışmaları ve program içeriğinde herhangi bir şekilde bioteknoloji var mı diye.

Gelen yanıt;

“Dear Mr. xxxx,

Thanks. The development of drought tolerant maize through the DTMA project is based on conventional breeding.

Best regards,

Mwangi”

Düşündüğüm gibi yerel tohumlardan, doğal yollarla, doğru tohumları bulmaya çalışıyorlar. Umarız DTMA’nın tohumlarını bir akbaba gibi bekleyen (Afrika’da susuzluğa toleranslı GDO’lu mısır üretmeye yönelik) WEMA programına kaptırmazlar.

Tags:

3 Responses to “Dönülmez akşamın ufku” Subscribe

  1. serpil 30/01/2012 at 16:55 #

    GDO, Sütlerde antibiyotik kalıntıları, sebze ve meyveler üzerinde tarım ilacı kalıntıları vs.vs. Kime nasıl güveneceğiz bilemiyorum. Oğluma süt içirmiyorum bir süredir ama çözüm bu değil ki. Tüm süt ürünlerini sağlıklı beslenme pramitinden çıkarmamız mümkün değil. Denetimlerin yeterli olmadığını ve sağlığımızla oynandığını düşünüyorum. GDO konusundaki paylaşımlarınız ve araştırmalarınız için sizi alkışlıyorum. Hoşça kalın.

    • meyvelitepe 06/02/2012 at 01:44 #

      Teşekkürler Serpil hanım, bu ortamda hepimizin işi gerçekten zor.

  2. emel yeniçeri 01/03/2012 at 01:54 #

    Üstad,yaşadığımız bu teknoloji çağında bu bilgilerle kenarda durup,meydanı evlilik prg,dizilere,magazine bırakıyorsunuz. biz sizin gibi bilgi dağıtan insanlara muhtacuz. lütfen sesinizi duyurun eminim onun yolunuda bulursunuz.Bizi bu yozlaşmış ortamdan sizin gibi eğitimciler kurtarabilir ancak.Saygılarımla

Leave a Reply

Yine Zeytin Lezzeti

Bahçemizdeki Karamürsel-Su çeşiti zeytinleri iyice kararmadan toplayıp kalamata yapmak üzere salamuraya koymuş, Samanlı çeşitini ise iyice olgunlaşıp biraz su kaybetmesi […]

Zeytin Zamanı – 5

Aralık başı itibarıyla tüm zeytinler toplandı. Havalar uygun olsaydı dostlarımızı da davet edip zeytin toplama şenliği düzenlemeyi düşünüyorduk ama olmadı. […]

Hurma Zamanı

Geçen yıl hurma ağacımızdaki meyveleri toplamış, eşe dosta dağıttıktan sonra geriye kalan 150 kg kadar meyveyi ziyan olmasın diye yardımcımıza […]

Hurmayı kurutsakta mı saklasak…

Cevizler, kestaneler, zeytinler, inşaat işleri, bahçe bakımı ile ilgilenirken, hiç bir şey beklemeden sessizce meyvelerini sunan sevgili Hurma ağacımızı hakettiği […]

“Afedersin Kalamata”

22/11/2007 Üvez, kestane derken, hasat sırası gözümüz gibi baktığımız zeytinlere geldi. Köyde hemen herkesin bir zeytin bahçesi ya da bahçesinde […]