Bir önceki yazının devamı olarak Vandana Shiva’nın Oregon State Üniversitesinde 23 Ekim 2009 günü verdiği konferansı, Dr.Shiva’nın ofisinden verilen izin ile çözüp çevirerek yayınlamaya başlıyoruz. Orijinali bir konuşma olduğu için, yazıya dökülmüş hali de konuşma dilindedir.

-1-

DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü)

Teşekkür ederim. Hepinize teşekkür ederim. Bir araya gelerek hem bu akşamı hem de bu tüm günü organize eden inanılmaz gruba teşekkür ederim.

 Hindistan’da günlük konuşmalarda sık sık geçen bir sözü duyarak büyüdüm. Bu söz “Vasudhaiva Kutumbkam” idi. “Vasudhara” yeryüzü tanrıçasıdır, Gaya, Terra Madre, Pachamama’dır. “Vasudhev” yeryüzündeki her şey ve “kutumbkam” aile demektir..

Yeryüzü ailesi bizim muhteşem banyan (hint inciri) ağaçlarımızı, kutsal ineklerimizi, toprak organizmalarını, arka bahçenizdeki küçük “tulsi” yi (Hindistan’da kutsal kabul edilen fesleğen bitkisi) kapsar.

Orada kutsal “tulsi”nin yanına gidersiniz ve “sevgili toprak ana dünyayı ve bu gezegeni dolaşıp sana göz kulak olacak kadar büyük değilim, ama sana bu “tulsi” bitkisinin bir parçasıymışsın gibi davranacak ve seni koruyacağım” dersiniz. Bu yüzden en ufak evin bahçesinde bile korunan minik bir “tulsi” ağacı görürsünüz. Bu benimle ilgili bir şey, bilirsiniz.

Dünyanın yeni oluşumu olarak Dünya Ticaret Örgütünden (WTO/DTÖ) bahsedilmeye başlandığında, DTÖ yalnızca tek bir şeye, “dünya bir pazar yerinden başka bir şey değildir, üzerindeki her şey ticari metadır, her şey satılıktır” varsayımına dayanıyordu.

Elbette bazılarımız DTÖ’yü sorgulamamız gerektiğini düşündü ve Uluslararası Küreselleşme forumu toplandı, ve Seattle protestosu organize edildi.

 Seattle protestosu planlandığından çok, çok daha büyük oldu. DTÖ bu kentsel özgürlük festivalinin üstesinden hala gelemedi. Tıpkı genel direktör Pascal Lamy’nin dediği gibi DTÖ hala yoğun bakımda.

Hatırlıyorum da Doha turu görüşmelerinin başlangıcı için Doha’daydım, Doha turuna neden gerek duyduklarını da bilmiyorum, zira daha Uruguay turunun uygulamalarına bile başlamamışlardı.

Sanırım kısmen yeni bir şeyler yapılıyor görüntüsü vermek içindi. Doha 11 Eylül’den çok kısa bir süre sonra gerçekleşti..

Vizelerimiz Katar hükümeti tarafından değil, DTÖ tarafından verilmişti. Yerlerimizin ödemeleri DTÖ tarafından yapılmıştı. Doha’da toplandığımız sırada limanda donanma gemileri, üzerimizde hava kuvvetleri jetleri vardı.

Hatırlıyorum da bakanımız, bizim ticaret bakanımız şimdi vefat etmiş olan Muso Limaran, sorumluluğunu Hindistan’ın yüklendiği ve eski başbakan ile Uruguay turuna katılan eski GATT (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Antlaşması) delegesinin idaresinde olup DTÖ’ye Karşı Halk Kampanyası adıyla bilinen gruba ve harekete söz vermişti.

Söz veriyorum bu saçma değişiklik kararını almalarına izin vermeyeceğim, çünkü o zamana kadar zaten herkes serbest ticaretin, şirketlere nerede ne bulurlarsa ele geçirme özgürlüğü sağlayan şirketler egemenliğine verilmiş bir isimden başka bir şey olmadığını anlamış olacak.”

Gece yarısı, Limaran, vakfımın Hint köylülerinin öldürüldüğünü ortaya koyan kanıtlarına dayanarak, ısrarla “tarımda daha fazla serbestliğe  izin vermeyeceğiz” demiş ve henüz teslim olmamıştı.

Ve gece yarısı Beyaz Saraydan  “eğer Hindistan ticarette daha fazla serbestliği desteklemezse”, bu ifadeyi hatırlarsınız, “bizimle değil bize karşı olduğunuzu varsayacağız” diyen bir telefon geldi ve ticaret pazarlıklarına dahil edildi ve tam anlamıyla terörizmle ilgili askeri sorunlar kullanılarak Hindistan bu kararlara katılmaya zorlandı, aksi halde zaten bir Doha turumuz olmayacaktı.

Fakat o kadar yanlıştı ki, Doha turu tamamlanamadı. Böylece, sanırım, dünya çapında yeryüzü demokrasisi doğmuş oldu.

Bu on yılda, hatırlıyorum da Seattle’dayken, tohum ve tarımdan söz eden bir avuç insandan biri de bendim ve şimdi gittiğim her yerde, dünyanın her yerinde, hatta endüstriyel gıdalardan geri dönüşü, kurtulma umudu olmadığını düşündüğüm bu ülkede bile (Amerika’da), tohumları övüyorsunuz, iyi yemek pişirmeyi övüyorsunuz, bugün yediğim harikulade yemek için çok teşekkürler, ve bahçeciliği övüyorsunuz. Oysa daha kısa bir süre önce bize bunların artık kullanım dışı kalmış, demode faaliyetler olduğu söyleniyordu.

Demokrasi derslerini kendi kütürümden aldım, ve tabii ki diğer kültürlerden de.

Kadim bir “Upanishad’ımız vardır bizim, İsho Upanishad der ki: “Kainat Yüce Güç tarafından tüm yaratıklar faydalansın diye yaratılmıştır. O halde, her bir yaşam formu diğer türlerle yakın ilişkiler içinde olduğu sistemin bir parçası olarak, kainatın nimetlerinden hoşnut olmayı öğrenmelidir. Hiç bir türün diğerlerinin hakkına tecavüz etmesine izin verilmemelidir.”

Bu insanoğlunun demokrasisi değil, yeryüzündeki tüm yaşamın demokrasisidir. Ve şöyle devam eder “kendi bitmek bilmez ihtiyaçlarını tatmin etmek için doğanın kaynaklarından yararlanmada aşırıya kaçan bencil kişi, bir hırsızdan başka bir şey değildir, çünkü kişinin ihtiyacından fazla kaynak kullanması hak sahibi olan tüm diğerlerinin hakkını yemesiyle sonuçlanacaktır.”

Öyleyse sürdürülebilirliği yeni öğrenmiyoruz, sürdürülebilirlik bu toprağın medeniyetleri dahil , tüm kadim medeniyetler tarafından biliniyordu.

 Çevreci hareketin içinde hepimiz Şef Seattle’ın anısına“yeryüzü insana ait değildir, insan yeryüzüne aittir, bir aileyi birleştiren kan bağı gibi her şey birbiriyle bağlantılıdır” gerçeğini bilerek büyüdük. Her şey birbirine bağlıdır ve işte şimdi unutulmakta olan şey bu bağlardır.

Önce, ticaret sistemi ile doğayı cansız, boş olarak yeniden tanımlayabileceğinizi öğrettiler. Bilim, bu fikri  haklı çıkaran bir bilim olarak doğdu. Atıl doğadan, ham maddelerden söz ettiler, New England valisi Robert Boyle’un, yerlilerin inançlarının, doğayı kutsal sayarak ona büyük saygı göstermelerinin insanlığın gelişimesine engel olduğuna dair bir vecizesini hatırlıyorum.

Çünkü bu payınızı almanıza değil, kaynaklarınızın sürdürülebilirlik sınırlarını aşarak sömürülmesine engel oluyordu.  Buna indirgemeci, parçalara ayrılmış, mekanik dünya görüşünü temel alarak geliştirilmiş teknolojilerle yardım edildi.

Ancak dünyadaki her şey birbiriyle bağlantılıdır, şiddet uygulamadan parçalarına ayıramazsınız. Akıntıyı kesmeden bir nehri terbiye edemezsiniz. Oysa mühendisler daima suyu çoğaltmaktan söz eder, sanki su döngüsü nasıl çalışacağını bilmezmiş gibi son su damlasının okyanusa gitmesinin ziyanlık olduğundan söz ederler.

Doğrusu, yeşil devrimden bu yana tarımda meydana gelen her şey doğanın kendi payını doğadan alma, ve insanlığın kendi hakkını insandan alma girişimidir. İşte bu yüzden tarımda bir çevre krizimiz var, sürdürülebilir olmayan çiftçilikten dolayı yoksulluk ve açlık krizimiz var.

Daha önce de söylediğim gibi, ben bir fizikçiyim. Bütün bunları okuldan değil, hayattan öğrendim.

 1984’te, bu gezegende tarımın zincirlerinden kopardığı şiddetin büyüklüğü ilk kez dikkatimi çekti. Hayatıma Himalayalarda ağaçları kucaklayan Chipco hareketini destekleyen bir ortamda başlamıştım, ama 1984’e kadar tarımda neler olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu, ta ki ilk kez Pencab’da olabilecek en kötü şiddeti yaşadığımız zamana kadar.

 

İlk terörizm, ilk radikalizmdi bu; herkes terörizmin 9/11 ile başladığını sanıyor, oysa Pencab’da otuzbin kişi öldürülmüştü ve bu kayıp 9/11’deki kayıpların altı mislidir.

Aynı kış, adının anlamı güzel şehir olan Bhopal’de zirai zehir fabrikası Union Carbide’daki sızıntı bir gecede 3000 masum insanın öldürdü, ve 30.000 olana kadar öldürmeye devam etti. Yüz binlercesi hala sakat ve kötürüm. Sudaki zehirler yüzünden çocuklar sakat doğuyor.

Bu kış Bhopal trajedisinin üzerinden 25 yıl (1984-2009) geçmiş olacak ve halk hala adaletin yerine gelmesini bekliyor. Hala adalet yerini bulacak, bu arada Union Carbade, Dow Chemical (Dow kimya şirketi) tarafından satın alındı, ve biliyorum ki Dow kimyanın hisseleri yükselmeye devam ediyor, çünkü hisseleri alan kişilerin Bhopal hakkında en ufak bir fikirleri bile yok.

Tags: , , , , , , ,

2 Responses to “Yeryüzü Demokrasisi -1” Subscribe

  1. ruken 10/01/2011 at 00:03 #

    merhaba, joel kovel okumus muydunuz acaba. eminim ilginizi çekecektir. selamlar ve sevgiler. ruken.

  2. Pinar 11/01/2011 at 20:16 #

    Yazidaki her bir noktaya sonuna kadar katiliyorum. Bir tek bilim ve bilim adamlari konusunda soyledikleri haric. Aslinda dogal tarimcilar (Fukuoka, Panos) da hemen hemen ayni dusuncede. Bilimin insanligi yanlis yere goturdugunu soyluyorlar. Bir yanim ne demek istediklerini anlasa da diger yanim bu dusunceyi kabul edemiyor. Bilim ve teknoloji, bilim adami ve muhendis karistiriliyor diye dusunuyorum.
    Ceviri icin cok tesekkurler.

Leave a Reply

Yine Zeytin Lezzeti

Bahçemizdeki Karamürsel-Su çeşiti zeytinleri iyice kararmadan toplayıp kalamata yapmak üzere salamuraya koymuş, Samanlı çeşitini ise iyice olgunlaşıp biraz su kaybetmesi […]

Zeytin Zamanı – 5

Aralık başı itibarıyla tüm zeytinler toplandı. Havalar uygun olsaydı dostlarımızı da davet edip zeytin toplama şenliği düzenlemeyi düşünüyorduk ama olmadı. […]

Hurma Zamanı

Geçen yıl hurma ağacımızdaki meyveleri toplamış, eşe dosta dağıttıktan sonra geriye kalan 150 kg kadar meyveyi ziyan olmasın diye yardımcımıza […]

Hurmayı kurutsakta mı saklasak…

Cevizler, kestaneler, zeytinler, inşaat işleri, bahçe bakımı ile ilgilenirken, hiç bir şey beklemeden sessizce meyvelerini sunan sevgili Hurma ağacımızı hakettiği […]

“Afedersin Kalamata”

22/11/2007 Üvez, kestane derken, hasat sırası gözümüz gibi baktığımız zeytinlere geldi. Köyde hemen herkesin bir zeytin bahçesi ya da bahçesinde […]